Otoriterlik başka yönetememezlik başka diyordu geçenlerde bir yazısında Aslı Aydıntaşbaş. 2016 Haziran sonu itibariyle ülkemizin geldiği yeri yönetilemezlik olarak adlandırıyor ve bu durumun Erdoğan dahil hiç kimsenin yararına olmadığını söylüyordu. Doğrudur. Gerçekten ülkemizin bugün itibariyle geldiği yer tam da böyle bir manzara arz ediyor. 18 Aralık 2013’te devlete ve kurumlarına karşı hükümet eliyle başlatılan darbe sürecinin geleceği yer burasıydı. Bir çok siyaset bilimci, aydın ve entelektüel bugünleri görmüş; bilgisini, tecrübesini ve ufkunu konuşturup ciddi uyarılarda bulunmuşlardı. Ama heyhat!
Şimdilerde iktidarın, daha doğrusu Erdoğan’ın kontrolünden çıkmış gibi gözüken bu sürecin en azından başlangıcı itibariyle belli bir plan dahilinde yapıldığına inanıyorum. İktidar erkinin eliyle gerçekleşen ve hayatın tüm alanlarına sirayet eden bu süreçte, dinin başat bir rol oynadığı ise herkesin kabul ettiği bir gerçek. Sözün gelişi yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede ve iktidar partisine oy veren kitlenin büyük çoğunluğunun dindar (!) olduğu bir zeminde başka türlüsü de elbette mümkün değil.
Bu çerçevede en büyük görevin Diyanet’e düştüğü ve el-hak! onun bunu başarı ile gerçekleştirdiği inkar kabul etmez bir gerçek. Allah-kul münasebeti açısından göstermelik bir kaç konuşma vaaz ve yazıları hariç bırakırsanız dinin aşkın boyutunun neredeyse bütünüyle unutulduğu, evrensel tabii haklar ve sorumlulukların bir kenara paçavra gibi atıldığı bir dönemde Diyanet maalesef önemli bir rol oynadı. Cuma hutbeleri bunun en büyük delili. Yakın bir gelecekte bu hutbeler üzerinde yapılacak akademik çalışmalar, gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koyacak. Geçen hafta gazetelere “Diyanet’ten cadı avı” başlığı ile düşen 81 ilde 107 bin imamın fişlenmesi, İstihbarat Daire Başkanlığı’nca illere gönderilen, Diyanet teşkilatında çalışıp “terör, organize suç örgütleri, milli duyguları istismar eden gruplar, legal görünümlü illegal yapılar ve bunların uzantıları doğrultusunda faaliyet gösterenler” hakkında bilgilerin toplanarak Ankara’ya gönderilmesinin istendiği yazı da ayrı bir delil.
Hayrettin Karaman’ın fetvası
İkinci görev saray ulemasına, Mümtaz’er Türköne’nin deyimiyle, “parti müftülerine” düştü ve el-hak onlar da görevlerini bihakkın yerine getirdiler! Özellikle bu sürecin başlangıcına kadar olan tutumları ile halkın kredisini kazanmış bazı itibarlı hocaların oynadığı rolü bir kenara kaydetmek lazım. Bunlardan birisi; hiç şüphesiz Hayrettin Karaman’dır. “Yolsuzluk hırsızlık değildir” görüşü (yoksa içtihadı, fetvası veya kazası mı demeliydim) ile sürece damgasını vuran Karaman’ın geçenlerde siyasal İslâm ekseninde yazdığı yazıları bir kaç sayfada özetleyen M. Zeki İşcan’a ait bir makalede okudum. Kafamda şimşekler çaktı. Çünkü orada bir şekilde teori diyebileceğim ölçülerde dile getirilen düşünceler, AKP iktidarı dönemindeki reel politik uygulamalarla birlikte düşününce, onların adım adım uygulandığını gördüm. Vardığım sonuç şu oldu; iktidar erkinin devlete, kurumlarına ve halkına yapacağı/yaptığı darbelerde havuz medyası nasıl bir tek kalemden çıkmış yazı, manşet ve konuşmalarıyla kamuoyunu hazırlıyor, manipüle ediyor, algılarla oynuyor ve istediği gibi yönlendiriyorsa; aynı şeyi Karaman’ın yazılarıyla yaptığını gördüm. Yazıma “Plan tıkır tıkır işliyor mu?” başlığını koydurtan unsur da bu oldu.
Ulemanın siyasete eklemlenmesi
Aslında dinin suistimali, toplumun yönlendirilmesi, ulemanın siyasete eklemlenmesi vb. açılardan bir çok ilmi disiplinin alanına giren ve yakın bir gelecekte mastır-doktora çalışmalarına konu edilmesi gereken bu tespitin perdesini mezkur makaleden hareketle kısaca aralayayım. Yapacağım şey; hiç bir sıralama yapmadan bağlamlarından kopuk bazı iktibaslar olacak. Ama yazının sonunda o yazıların listesini vereceğim.
‘Siyasal İslâmcılık’
“İslâmcılık bir sistem çalışması olarak ele alınmalıdır… İslâm ve Osmanlı mirası üzerine modern bir ekonomi ve demokratik bir siyaset inşa etme zamanı gelmiştir… İslâmi siyaset tevhit, itaat, hilafet, biat, şura, iyiliği emir kötülükten sakındırma, velayet, hüküm, adalet, ehliyet ve emanet gibi ilkelere dayanmalıdır… İslâm devleti temel referansın İslâm olduğu sistemin adıdır… Laik İslâmi devlet olamaz… Anayasa Kur’an ve sünnetten oluşturulur… Ehli sünnet esaslarını bugün dinin dünya ve siyasetten ayrılmaması olarak güncellemek mümkündür… İslâm’ın bütün insanlığa yönelik barış, refah ve mutluluğu –başka türlü olmuyorsa-Müslümanların kılıçlarının gölgesi altından gerçekleşecektir , (bir çeşit pax Islamica) hedef budur… İslâmi devlete geçiş bazı aşamalardan sonra olmalıdır… Ülkede güçlü bir muhalefet varsa geçiş teşebbüsü ülkenin varlık, bağımsızlık ve birliğini tehlikeye düşürecekse önce yumuşak laiklikle demokrasi benimsenebilir. Ama bu uygulama laikliğin İslâmi olmasına değil, zaruretten dolayıdır… (Nedense aklıma AKP’nin yıllardan beri muhalefet partilerinin iç yapıları ile oynaması ve bugünlerde bir türlü yapılamayan MHP kongresi geldi. AK) İçtihatlar zahirde hak ile hükmederek yapılmıştır. Dolayısıyla bunlar içtihada göre ilahi kabul edilmelidir. İçtihatlar beşeri de olsa kaynak itibariyle İlahidir… Müslümanın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına “hoşgörü” değil ancak “tahammül” denebilir…Yönetim esnasında ortaya çıkacak yan çizmeler, direnişler, bozguncular olabilir. Bunlar için tedbirler baştan düşünülmeli ve ümmetin yeniden oluşumuna giden yolda ilk şart ülkenin rejim ve yöneticilerini değiştirmek olmamalıdır…(İstifa veya başarısızlıklarda görevden alma müessesinin işlememesi sizin de aklınıza gelmedi mi? AK) Bu çerçevede belli bir ilerleme sağlandıktan ve ortak bir güç oluştuktan sonra İslâmi bakımdan meşru olmayan hususlardan önce ıslaha çalışmalı, bu mümkün olmadığında yola ve yolculuğa zarar vermeyecek şekilde ortak eylemlerle tasfiye cihetine gidilmelidir… Devlet reisi tek başına işleri yürütmeye ve istibdat yolunu tutmamalıdır… Böyle bir yola girerse oy çokluğu ile azl edilebilir… ( Davutoğlu’nun azli mi demiştiniz? AK)
‘Önce ıslah, olmazsa tasfiye’
“Devletin ana prensiplerine aykırı anarşi ve yıkıcılık doğuran fikir ve nazariyelerin neşrine ve propagandasına izin verilemez… Şüphe yok ki, birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da ha deyince olmuyor. Hayalperestliği, sonu kayıplarla biten maceraları bir yana bırakırsak -ki, bırakmayanlar daima olacaktır- geriye uzun ve ince bir yolu izlemek kalıyor. Bu uzun ve ince yol izlenirken mevcut düzende neyi nasıl yapmak gerekiyor?… Bu kurulun (danışma) ittifakla veya çoğunlukla aldıkları kararlar, yaptıkları tespitler ile İslâmi düzen oluşur, ümera ulemaya, halk da ümeraya itaat ederler; ancak yeni durumlar, ihtiyaçlar, maslahat ve zaruretler düzenin, içtihada dayanan hüküm ve kararlarının devamlı gözden geçirilmesini gerekli kılar.”
Ben yukarıdaki satırlarda üç yere şerh düştüm ama sanırım her bir cümle için 14 yıllık AKP iktidarında yaşadığımız reel politik gerçeklerden hareketle onlarca misal verebiliriz.
Şimdi hepsi de Yeni Şafak gazetesinde aralıklı olarak 22 Eylül 2011 ila 2 Temmuz 2016 tarihleri arasında yayınlanan makalelerin başlıklarını veriyorum; İslâm ülkelerinde demokrasi ve laiklik; İlahi sistem ve beşeri sistem; İslâmcılık ve sistem merakı; İslâmi devlet, Müslüman siyaset ve parti; Sahih İslâm (Ehli Sünnet İslâmı); Müslümanın vatanı; İslâm, demokrasi ve laiklik; Tahammül mü hoş görmek mi; Böyle hilafet böyle İslâm devleti olmaz; Laiklik İslâmla bağdaşmaz; Laik düzende Müslümanca yaşamak.
İlmek ilmek tasarlanmış ve adım adım uygulanan bir yol haritasını siz de gördünüz mu? Boşuna demiyor Mümtaz’er Türköne: “Bunlarla hesaplaşılmadan bu dönem kapanmaz.” diye.
Not; Bayramın bütün insanlığa hayırlar getirmesi duasıyla…
AHMET KURUCAN/YENİ HAYAT