Ahmet Altan: Bu ülkenin yönetimi her zaman sanatçıların peşine düşer. Bugün de aynısını yapıyor, daha da şiddetle yapıyor. Çünkü bugünkü yönetim sanattan nefret etmesinin yanında, ondan çok korkuyor da…

O, gazetecilik yaşamı boyunca adı bu ülkede en çok anılan, yazdıklarıyla en büyük tartışmaların merkezi olan, haberleriyle çok alkışlanan ama aynı anda eleştiri oklarının da en fazla yöneldiği isimlerden biri. Aynı zamanda denemeleri ve romanlarıyla Türkiye’de kitapları en çok satan yazarlar arasında… Ahmet Altan, bu kez yeni deneme kitabı Bir Hayat Bir Hayata Değer ile okurlarını selamlıyor. Altan’la buluştuk; kitabındaki denemelerin rehberliğinde aşk, ilişkiler, toplumsal roller, özgürlük, sansür ve daha birçok şeyi irdelediğimiz bir söyleşi yaptık.

Siz Taraf’tan ayrılış sürecinizde edebiyatı çok özlediğinizi, bundan sonra edebiyata daha fazla zaman ayıracağınızı söylemiştiniz, öyle de oldu. İki romanın ardından, şimdi yeni denemelerinizle okur karşısındasınız.

Taraf siyasi açıdan çok hareketliydi; ama edebî açıdan tam bir felaketti benim için. Dolayısıyla Tarafsonrasında bu felaketin izlerini kendi hayatımda gidermeye çalıştım. İki roman yazdım, şimdi de bu denemeler yayımlandı. Bu denemelerde birçok sanatçının, yaratıcının hayatlarından, aşklarından örnekler de bulunuyor diğer yazıların yanı sıra. Sanatçılar genellikle bütün duygulardan, zaaflardan arınmışlar, başkalarının duygularını iyi tanıyor ve iyi anlatıyorlar ama kendileri öyle şeyler yaşamıyorlar gibi geliyor insanlara. Hâlbuki onlar bir yanlarıyla hakikaten dev, diğer yanlarıyla da bizim gibiler, yani insanlar sonuçta. Onların duygularında, maceralarında, aşk hikâyelerinde kendimize ait çok şey buluyoruz. Aşkları, kıskançlıkları, öfkeleri bizimkiler gibi…

Denemelerin konularına ağırlığını aşk, kadın- erkek ilişkileri, bunların özgürlükle yan yana kalma çabaları koyuyor…

Bir Hayat Bir Hayata Değer, Ahmet Altan, Everest Yayınları

İnsanlar bir anlamda kendilerinin esiridir. Toplum, her birimizi esir almaya çalışır; ama daha büyük ve daha önemli bir esaret var, o da kendimize esir olmak. Doğduğumuz andan itibaren toplumun bizi olmaya zorladığı biçimler, nasıl olmamız gerektiğine dair bize verilen bilgiler var. Eğitim, öğretim, kültür ve gelenek, bizi bu önceden hazırlanmış kimlikleri kabul etmeye hazırlıyor. Ancak tüm bu öğretilenler her zaman ruhumuzla denk düşmüyor ve çıkmazlara giriyoruz; çünkü toplumun görmek istemediği, varlığını reddettiği ve zaaf olarak adlandırdığı duygularımız var. Bize zaaflarımızın olmaması gerektiği, zaafların ayıp olduğu anlatılıyor; dolayısıyla bizler de duygularımızdan korkuyor, hayatımız boyunca onları saklamaya çalışıyoruz. Ortaya çıktıklarında ise en büyük dövüşlerimizden bile büyük oluyor duygularımızla olan dövüşlerimiz. Aşk, bizlere o zaaflardan biri olarak öğretiliyor genellikle. Biraz da o yüzden aşk, sadece sevgiliyle değil, aynı zamanda âşık kişinin kendisiyle olan ilişkisi olarak da ortaya çıkıyor; çünkü âşık insan, toplumların zaaf olarak gördüğü aşkını, bastırılması, hâkim olunması, gizlenmesi, hatta yok edilmesi gereken bir tehlike olarak görüyor. Aşkın yanı sıra, cinsellik de o “tehlikeli” zaaflardan biri olarak görülüyor. Özellikle kadınlar söz konusu olduğunda, büyük bir toplum baskısı görüyoruz. Kadının cinselliği baskı altında tutuluyor, ayıp olarak adlandırılıyor; kadınların bundan utanması isteniyor. Çünkü cinselliğini yaşayan kadın, toplumun kendi yapısı içinde kadınlara biçtiği role uymuyor. Sadece aşk ve cinsellik değil, daha birçok duygu, yaşadığımız sıkıntılar, kendi duygularımızla, arzularımızla olan ilişkilerimiz, toplumun bizim arzularımıza olan bir anlamda düşmanlığı, onları bastırmak istemesi, onları geriletmek istemesi, hepimizin birbirine benzer insanlar haline gelmemiz için toplumun talepleri; yani hayatın kendisi hep edebiyatın konusu. Dolayısıyla bu denemelerin de konuları bunlar.

Toplumun tehlikeli olarak adlandırdığı bu zaaflar, baskı arttıkça daha belirgin bir meydan okuyuşa bürünüyor sanki…

Âşık olduğun zaman çok söz dinlemezsin bir kere. Âşık olan birini terbiye edemezler. Toplumların, ideolojilerin en korktukları şey, zannediyorum ki aşk. Çünkü aşk insanı çok isyankâr bir hale getiriyor. Âşık insan, bir tek arzuya, isteğe yoğunlaşıyor ve onu her şeyden, belki hayattan da fazla istiyor. Böylece toplumun kuralları, ona verdiği talimatlar, ondan beklentileri insan için arka plana düşüyor. İşte bu yüzden toplumların en korktuğu şey, insanların duygularının peşinden gidip toplumun kurallarına, direktiflerine başkaldırmaları. Onun için de bunların tehlikeli, kötü olduğu bilgisini çocukluklarımızdan itibaren birçok şekilde bilinçaltımıza işleniyor. Buralarda erkeği biraz daha özgür bırakmışlar; ama kadınlar çok büyük baskılar, sıkışıklıklar altında yaşamış, yaşıyor. Kadınlar bu baskıları kırmaya çalışıyor, kırıyor da elbette; ama binlerce yılın onların üzerine yığdığı korkular, baskılar o kadar kolay ortadan kalkmıyor…

Bu söylediklerinizden birçok alt başlık çıkıyor; kadın erkek ilişkileri, roller, toplumsal cinsiyet ve cinsellik… Onlara değinmeden önce, âşık olma hallerine bir uğramak istiyorum. Hiç Görmeden isimli denemenizde, “yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özlemenin”, yani aslında bilinmeyene duyulan özlemin mümkün olmasından söz ediyorsunuz. Bu anlamda sadece maddi kavuşmayla mümkün bir duygudan bahsetmiyoruz aşk derken, öyle değil mi?

Kitapta bununla ilgili iki deneme var. Biri, senin söylediğin gibi, Hiç Görmeden. Halil Cibran’ın hikâyesi. Cibran, hiç görmediği bir kadınla, 20 yılı aşkın bir süre boyunca, hem de hiç karşılaşmadan, büyük bir aşk yaşıyor. Sadece mektuplarla… Bu, zekânın da beden kadar hatta bazen bedenden daha önemli bir şekilde bir aşk objesi olabileceğini gösteriyor bence. Kitapta yer alan bir diğer deneme, 20. yüzyılın en büyük mimarlarından biri olan Louis Kahn’ın hikâyesini anlattığım Bencil Bir Erkek. Kahn çok yaratıcı, çok bencil, çok huysuz ve çok çirkin bir adam. 74 yaşında, New York’ta tren istasyonunun tuvaletinde hayatını kaybettiğinde, ardında kendisine âşık 3 kadın kalıyor… Karısı ve iki sevgilisi… Bu adama bakıldığında, sevilecek, âşık olunacak hiçbir şeyi yok. Bu, durum “Aşkta zekânın yeri nedir?” sorusunu sorduruyor. Kadınlar bazı erkekleri neden seviyorlar? Cibran’ın hikâyesinde olduğu gibi, o adamı hiç görmeden ya da Kahn’ın hikâyesinde olduğu gibi, sadık ve uysal olmayan çirkin birini nasıl ve neden seviyor kadınlar? Bu çok büyük ihtimalle zekâdan kaynaklanıyor. Belki her zaman değil ama belli bir düzeyin üzerinde insanların olduğu yerde zekâ çok ciddi bir aşk objesi haline geliyor.

Kadın-erkek ilişkisi, sevme biçimleri, roller işlediğiniz konular arasında… Mağara dönemlerine kadar götürüp irdeliyorsunuz bunları…

Binlerce yıllık kadın erkek ilişkisi, çok garip bir ilişki. Garipliği şuradan geliyor: Erkek, kadından fiziken çok üstün. Yani bir kadınla bir erkek başbaşa kaldığında, biri diğeri için ciddi bir fiziksel tehdit olabilir. Bundan çağlar öncesinde mağaralarda da olmuş, bugün de oluyor. 20 bin yıl önce bir kadınla bir erkek mağaradalar. Biri diğerini öldürebilecek bir şiddete ve güce sahip. Bu koşullarda bu ikisi bir araya gelecek ve duygusal bir ilişkinin yanında, bedensel bir ilişki de kuracaklar. Daha sonra kadın, o erkeğin kendisini ve çocuğunu beslemesini bekleyecek. Bu, çok bıçak sırtı bir ilişki kadınlar için. Çünkü kadın, o mağarada erkeğe muhtaç. Bu ihtiyaç, insanların dört ayak üzerinden iki ayak üzerine kalkmasıyla belirginleşiyor. Normalde bütün canlılar dört ayak üzerinde dizayn edilmişti; ama insan ayağa kalkınca kadınların doğumu çok zorlaştı. Daha erken doğum yapmaya başladıkları için, bebekler gelişimlerini tamamlamadan doğdukları için, kadının uzun süre mağarada o bebeğe bakıp sahip çıkması gerekiyor. Kendisini besleyecek yiyeceği bulmak için dışarıya çıkamadığından, erkeğe muhtaç oluyor. O erkeği o mağaraya getirmesi, o erkeğin bulduğu yiyeceği başka kadınlara değil, kendisine vermesini sağlaması gerekiyor. İşte burada kadının çekiciliğinin önemi ortaya çıkıyor. Erkeğin gücüne karşı kadının estetiği var oluyor. Şimdi böyle bıçak sırtı kurulan bir kadın erkek ilişkisinde geçmişin rolü, kadınların erkekleri sevme biçimleri, neden sevdikleri, nasıl sevdikleri, severken korkup korkmadıkları da benim merakımı oldukça cezbediyor doğrusu.

Erkek ve kadınlar başka türlü seviyorlar diyorsunuz…

İkisinin sevme biçimlerinin çok farklı olduğunu, kitaptaki birçok olayda ve hikâyede görüyoruz. Bu sevme biçimlerindeki farklılıkların köklerine indiğimizde de işte, mağara dönemine kadar gidebiliyoruz bence. Erkeğin fiziksel gücüne karşı kendi gücünü, estetik gücünü oluşturan kadın, böylece bu garip dengeyi de kurmuş oluyor. Sonuca baktığımızda kadınlar çok daha kıvrak, çok daha yaratıcılar. Erkekse çok düz. Kendi gücünden çok emin ve dolayısıyla çok basit kalıyor. Kadın ve erkeğin ilişkisine zekâ daha sonra giriyor. Yani bence zekâ, aşkta daha yeni bir şey. İlişkiye zekânın girmesiyle birlikte, mesela 74 yaşında çirkin bir erkeğe âşık olan 3 genç kadın örneğinde olduğu gibi, kurallara uymayan aşklar görüyoruz. Benzer örnekleri Picasso’nun, Sartre’ın, daha birçok büyük ismin hayatlarında da görüyoruz.

Kitapta yer alan yazıların büyük çoğunluğundan çıkardığım sonuç şu: Sevmek, aşk, cesaret söz konusuysa önden giden kadın olur…

Kadınların daha cesur olduklarını düşünüyorum. Kadınlar gerçekten âşık olduklarında onların bütün korku birikimlerine rağmen daha cesur, daha atak davranabildiklerini görüyoruz. Kadınlar zannediyorum ki aşkın kıymetini erkeklerden daha fazla biliyorlar. Bunun niye böyle olduğunu bilmiyorum ama onlar bunun az rastlanır bir şey olduğunu, bulunduğunda kıymetinin bilinmesi gerektiğini erkeklerden daha iyi hissediyorlar…

Kadının daha cesur olmasının temel sebeplerinden biri belki de çağlar boyunca zaten büyük baskı görmesi, kaybedecek çok şeyi olmadığını izlemesidir? Erkeğin toplum nezdinde daha çok sorumluluğu, rolü ve dolayısıyla da kaybedeceği daha çok şeyi var… Gurur mesela… 

Evet. Güçsüzlük güç doğurabildiği gibi, güç de güçsüzlük doğurabilir. Kadın zaten sahip olmayan, kaybetmiş olan olarak başlamış. Erkek baştan bir iktidarla donanmış ve onun bu iktidarı yani gücü, aynı zamanda güçsüzlüğü de; zira gücünü kaybetmekten korkuyor. Kadın erkeğin yanında oldukça zayıf; ama o bu güçsüzlükten güç yaratıyor. Erkek, kendini karşısında güçlü hissettiği kadına karşı hep bir korku içinde. Çünkü o kadın, erkeği çok ağır yaralayabilir, onun tüm gücünü, varlığını, iktidarını, gurunu, güvenini bir anda yok edebilir. O yüzden erkeğin tüm gücü, kadınla ilişkisinde güçsüzlüğe dönüşebiliyor. Sürekli dengeleri değişen bir ilişki kadın erkek ilişkisi. Güçlü ve güçsüz sürekli yer ve rol değiştiriyor. Bu durum nasıl ilgi çekici olmayabilir ki? Bütün bu ilişki oynamalarının, kaymaların, bunun yarattığı duygusal kıpırtıların, acıların, isteklerin olduğu yerde hayat oluşuyor, hayattan da edebiyat çıkıyor.

 

YAZININ TAMAMINI BURDAN OKUYABİLİRSİNİZ