Ölüm.

Hepimizin kaçınılmaz sonu.

İşter 100 yıl yaşa , ister 1000 yıl farketmez, hepimize uğrayacak olacak mukadder son.

Her ölüm anidir ve zamansızdır. Her ölüm bir ders ve ibret alma fırsatıdır insanlara.

2001 yılıydı, sıcak bir Adana yazında , balkonda uyumaya çalışıyordum. Nem ve sıcaktan uyuyamıyor bir sağa bir sola dönüp duruyordum.

Evimiz, hastanenin hemen arkasında ve balkondan hastanenin acil girişi görülebiliyordu. Ben sıcak ve nemle boğuşarak uyumaya çalışırken, birden acı bir siren sesi duyuldu ve bir ambülans acil girişine hızlı giriş yaptı. Yattığım yerden doğruldum ve ambülansa doğru baktım. Ambülansın kapıları hemen açıldı ve bir sedye üzerinde yatan hasta hemen hastaneye alındı.

Ambülans kapıdan uzaklaştı ve yine gecenin sessizliğiyle başbaşa kaldı şehir.

Aradan yarım saat kadar geçti yanılmıyorsam, gecenin sessizliğini bir çığlık yırttı, hem de en üst perdeden bir çığlık. Bir kadın, çığlık atıyor, ve, ” bana kardeşimi verin ” diye bağırıyordu.

Kadının çığlıkları ve ağlamaları o kadar yakın ve yüksek sesli idi ki, apartmanda çok kişi uyanmış ve balkonlara çıkmışlardı.

Hala kulaklarımdadır kadının çığlığı, “hayır kardeşimi bırakmam, verin kardeşimi , onu alamazsınız, seni bırakmayacam kardeşim, ciğerim ” diyen feryatları.

Akrabaları ve yakınları gelip kadını sakinleştirmeye çalışsalarda bu mümkün değildi. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum çığlıklar atan kadını aldılar ve nereye bilmiyorum götürdüler.

Zaten sıcak ve nemden uyuyamayan ben, tümden uykumu kaçırmış balkonda uzanmış ve ölümü düşünmeye başlamıştım. Benim de kız kardeşlerim var, sevdiklerim ve beni sevenler var. Bende bir gün ölecek ve tüm sevdiklerimi arkada bırakacaktım.

Bir an ölen kişinin yerine koyup düşünmeye başladım.

Çok sevenin var, çocukların var belki. Annen-baban, eşin-dostun, akraban var.

Etrafın çok kalabalık ve sevilen birisin. Ama ölünce hepsi geride kalacak.

Düne kadar sana sevgi dolu gözlerle bakan gözler, ölünce sana yabancı gözlerle bakacaklar ve seni tek başına bir soğuk odada bırakıp gidecekler.

Sonra seni buz gibi bir mermerin üzerinde, belkide hiç tanımadıkların yıkayıp seni yanlız başına gideceğin kabrine hazırlayacaklar. Dostlarının omuzlarında mezarlığa gidecek, ve kazılan bir mezara koyacaklar. Üstüne en sevdiklerin kendi elleriyle toprak atıp, seni o kapkara , penceresiz yerde yapayanlız bırakıp gidecekler.

İşte ölüm bu, ve hepimiz bunu yaşayacaz.

Peygamberimizin, ” lezzetleri acılaştıran ölümü çokça zikredin”, hadisi aklıma geldi sonra. Ve neden lezzetleri acılaştırdığını, o yaşadığım ruh haleti ile daha iyi anlamaya başlamıştım.

Dün Akit Gazetesi GYY Hasan Karakaya’nın ölüm haberini alınca aklıma , Adana’da yaşadığım bu olay geldi nedense.

Kutsal topraklara Umre amacıyla gitmiş, ve orada geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybetmiş.

Haberi alınca ve haberin gerçekliğini teyit edince, twittırdan başsağlığı mesajı yazdım.

Sonra, timelina bu konuyla ilgili mesajlar düşmeye başladı. Ve bazı yazılanları okuyunca, gerçekten üzüldüm. Zira bir müslümana yakışmayacak ifadeler kullanılmış ve ölmüş gitmiş birinin arkasından, ne söyleyene, nede söylenilen kişiye bir faydası olmayacaktı bu söylenenler.

Benim başsağlı mesajıma bile çok sayıda tepki mesajı geldi. Böyle davramamı bana yakıştıramayanlardan tutun, beni bu mesajdan dolayı adeta linç ederek düşman ilan eden mesajlara kadar.

Evvela, bizler inanan insanlarız.

İnancımızın kaynağı Kur’an ve Peygamberdir. Bu nedenle, hayatımızda başımıza gelen her hadiseye karşı nasıl tavır alacağımız ve davranacağımızı, bunlara bakarak ve onlardan öğrendiğimiz ölçülerle yaşamaya çalışan insanlarız.

Buna ek olarak, eğer bizler, bir topluluğu istesekte, istemesekte temsil etme makamında isek , yaşantımıza ve yazdıklarımıza daha dikkat etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle, biz bize yakışan tavır ve davranışlar içinde olmak zorundayız.

Evet, vefat eden kişi, sizi, davanızı, sevdiklerinizi linç etme adına, en iğrenç yalanları, en galiz küfürleri, en aşağılıkça iftiraları atmış olabilir. Size ve sevdiklerinize, bu yaptıklarıyla zarar vermiş vede size yapılan zulme teşvikte etmiş olabilir.

Ama, hayattayken bunları yapan biri bile olsa;

Siz, size yakışanı yapmak zorundasınız.

Yüreğinizi soğutma adına ölmüş gitmiş birinin arkasından, galiz ifadeler kullanamazsınız, eğer peygamberi kendinize örnek alıyorsanız. O, Ebu Cehil’in arkasından konuşanları susturmuş ve ” bunun ne faydası var ” diye uyarmıştı. Oğlu İkrime müslüman olmuş, bu denilenlerden rahatsız olmuştu. Ve böyle davrananları Hz. Peygamber uyarmıştı, böyle davranmamaları konusunda.

Bizlerde, arkasında evlatları ve sevenleri olan insanların ölümünün ardından bu şekil konuşarak, sevenlerini kendimizden dahada uzaklaştırır ve nefret tohumlarının büyümesine yardım etmiş oluruz. Bu ne bize, nede diğer insanlara faydası olmayacak bir davranıştır.

Böyle davranarak, ölen kişinin arkasında kalanları kendimizden uzaklaştırırız, belki o kişinin ailesinden, torunlarından, akrabalarından, sevenlerinden bazı insanlar sizi anlayacak ve sizinle olacak, eğer siz bu şekil davranırsanız bunu engellersiniz ve kendinize düşman edersiniz.

Böyle davranmakla, sizi bitirmek isteyen insanların ellerine koz verirsiniz size vurmaları adına. Sizin bu davranışlarınız ,üzerinden tabanlarında, size karşı azda olsa hüsn-ü zannı olan, belki sempatisi olan insanların sizlerden uzaklaşması ve düşman olmalarına sebebiyet verirsiniz.

Herkes bilir, kimin ne olduğunu ve neler yaptığını. Zaten herşeyi ortada olan birinin, geçmişte kullandığı ifadeler, küfürler, hakaretler vs. eylemlerini tekrar gündeme getirerek, ölmüş birine hakaretamiz ifadeler kullanmayı doğru bulmuyorum.

Evet, hakkınızdır ve sonuna kadar da diyebilirsiniz; ” Hakkımı helal etmiyorum, huzuru mahşerde iki elim yakasında olacak “diye. Ama, hakaret ve kötü ifadelerle ölen birinin arkasından konuşmanın kimseye bir faydası yoktur ve bir müslümana yakışmaz.

Hakkınızı helal etmiyorsunuz…eyvallah hak sizin hakkınızdır. Ama hakaret edemezsin, galiz ifadeler kullanamazsın, zira böyle davranırsan, senin bu davranışın üzerinden, temsil ettiğin insanlara gelecek zarar ve sözler ile, o topluluğun hakkına girmiş olursun.

Son olarak, Karakaya’nın Medine’de ölmesi üzerinden başlayan tartışmalara tek diyeceğim şudur ki, kişiye öldüğü yer değil hayatı sorulacak ötede. Nerde öldüğün veya nereye gömüldüğün değil, nasıl yaşadığın önemlidir.

Ve bunun üzerinden, yurtdışında yaşayan Hocaefendi ve cemaatteki insanlara vurmaya çalışanlarada şunu hatırlatmak isterim, İstanbul, Bizans toprağı iken, İstanbul’u fethetme adına kendini ata bağlatıp İstanbul’a gelen Eba Eyyup el Ensari hazretleride, İstanbul fethedilemediği için, yıllarca Bizans toprağına defenedilmiş haldeydi.

İstanbul’un fethinden sonra kabri bulunmuş ve kabristanı yapılmıştır.

Başka ülkelere hicret eden insanlara, “Hasan Karakaya Medine’de hayatını kaybetti, sizler bakalım nerde hayatınızı kaybedeceksiniz,” şeklindeki yaklaşımları, sadece bunu diyenlerin, kendi dinlerinden, peygamberlerinden ve sahabilerden haberdar olmadıklarının vede cehaletlerini izhar etmelerinden başka bişey değildir. Önemsenmemeli, kendi cehaletleriyle başbaşa bırakılmalıdır.

Herkes, kendine yakışanı yapar, ve herkes kendi karekterini sergiler.

Boş verin milletin ne yaptığını, siz size yakışanı yapın.

Vesselam…

Not: Tüm arkadaşların ve dostların yeni yıllarını kutlarım. Güzelliklerin yaşandığı bir yıl olsun ülkemize ve dünyaya.