Sultan II. Abdülhamit Osmanlı Tarihi’nin en kayda değer liderlerinden birisidir. Onu farklı kılan şey güç ile dış politika arasında kurduğu rasyonel dengeden ileri gelir. 1880’li yılların başında dış borç bataklığına düşmüş bir devleti 19. Asrın doktriner siyaseti haline gelmiş olan denge politikası üzerinden otuz üç yıl ayakta tutabilmeyi başarmıştır. Onda Genç Osman’ın heyecanlarını, Enver Paşa’nın maceraperestliğini bulamazsınız. Abdülhamit döneminin dış siyasetini anlamaya çalıştığınızda, başarılı bir istihbarat ağının rasyonel bir analizi karşınıza çıkar. Evet, Abdülhamit; sadece güçlü bir istihbarat eylem ve analizi ile bile, bir devletin etkin olabileceğini tarihe not düşmüş siyasilerin başında gelir.

Atatürk dönemi dış politikası da bir nevi Abdülhamit’in devamı niteliğinde karaktere sahiptir. O, Batıcılık ve Statükoculuk ayakları üzerine inşa ettiği Türk dış politikasında aynı Abdülhamit gibi maceradan uzak durmuş, tercihini akılcı bir zeminde revizyonist grubun (Almanya-İtalya ve Japonya) karşısında kullanmıştır. Abdülhamit kadar güçlü bir istihbarat ağına sahip olmasa bile, Abdülhamit döneminde yetişmiş olan subay ve bürokrat kadrosunun birikimlerinden yararlanabilmiştir.

Halifelik algısı üzerinden II. Abdülhamit’e benzetilmeye çalışılan ya da bazılarına göre Atatürk’ten sonra gelen en büyük lider benzetmesiyle Atatürk ile kıyaslanan Erdoğan’a gelince;

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; AKP dönemi Türk dış politikası Erdoğan’ın liderlik karakteri ve psikolojisi üzerine inşa edilmiş özel bir durumdur. Doktriner prensiplerinden veya teorik tanımlarından bahsetmek mümkün değildir. Eklektik bile olduğu söylenemez. En iyimser hali ile Nasırcılık ya da Baasçılık üzerinden tartışılabilir.

Diğer taraftan çok dikkatlice gözlemlediğinizde, perde arkası yönlendirmelerin izlerini görebilirsiniz. Onun dış politikası; milli olmaktan daha ziyade, enerji ve silah sermayesinin temsil ettiği şahin politikalar ile entegre olmuş durumda. Yani kâr edinimi üzerine kurulmuş şirketler ittifakı niteliğinde. Bu tip dış politik eylemlerde milletin veya devletin genel çıkarları ve demokratik ilkelerden daha ziyade kapitalizmin güdülediği etik problemler sık sık karşılaşılaşılan bir durumdur. Onu bazen Amerika’nın şahinleri ile bazen Alman sağcıları ile bazen İngiliz Lordları ile bazen, Duginci Avrasyacılar ile bazen de Siyonist kanat ile kol kola görmek sürpriz olmaz. Kullandığı politik dil İslamcı olsa bile kâr marjlarında ortaya çıkacak her hangi olumsuz bir durum karşısında aniden muhafazakâr İslami kesimlere karşı sert tedbirler alması mümkündür. Hatta bu tip politik karakterlerin genel hususiyeti yalnızlık üzerine bina etikleri paradigmalarıdır. Benmerkezci narsist bir kimlik taşırlar. Şüphe ettikleri halde en uzak çevrelerinden en yakınlarına kadar herkesi feda etmekten kaçınmazlar. Asıl olan iktidarları, edinimleri ve akıbetleridir.

Yani özetle;

Bütün bu saydığım nedenlerden doyalı savaş onlar için sadece teknik bir ayrıntı ve iktidarlarının devamını sağlayacak yöntemler arasındadır.

Suriye planları gibi…