Alman İlahiyatçı Martin Niemöller, Hitler faşizmini şu cümlelerle anlatıyordu:

“Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim.

Sonra Yahudiler için geldiler; bir şey demedim çünkü Yahudi değildim.

Sonra sendikacılar için geldiler; bir şey demedim çünkü sendikacı değildim.

Sonra Katolikler için geldiler; bir şey demedim çünkü Katolik değildim.

Ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.”

***

Erdoğan Türkiye’sinde son pişmanlık fayda getirmeyecek.

“Cemaatçi diye üzerlerine gittiler, iş yerlerine kayyım atadılar, televizyon kanallarını uydudan çıkarttılar, hırsızları salıverirken polisleri tutukladılar, savcıları cezaevine attılar, yolsuzluğa ‘darbe’ dediler. Bütün bunlara ‘Bana dokunmuyorlar’ diye ya inandım ya da inanmış göründüm. Hatta destekledim. Zira Cemaat’e yakın değildim; belki de düşmandım.

Kürtleri hedef aldılar, masayı devirdiler, operasyon başlattılar. Birçok ilçede sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Evler kurşunlandı, çocuklar öldü, analar ağladı… Sustum, zira Kürt de değildim. Üstelik o bölgede yaşamıyordum. ‘Bana dokunmasınlar da onların anasını ağlatsınlar’ diye düşündüm.

Önce Cemaatçi denilen gazetecileri, sonra hiçbir ilgisi olmayanları hapsettiler. Sustum… Gazeteci de değildim… ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dedim.

Hâkim ve savcılar ‘terör örgütü üyesi’ ilan edildiğinde de sustum.

Akademisyenler cadı avının hedefi oldu. Gene sustum…

Bugün ‘Gözünün üzerinde kaşın var’ diye bana geldiler. Baktım etrafımda beni savunacak tek bir kişi kalmamış.”

Artık susma… Sustukça sıra sana gelecek.

ERDOĞAN VE HAKARET ÖZGÜRLÜĞÜ

Tayyip Erdoğan, 19’uncu Muhtarlar Toplantısı’nda gene döktürmüş.

Kemal Kılıçdaroğlu için demediğini bırakmıyor: “Yüzüne tükürsen yağmur yağıyor, der. Böyle pişkin bir tip… Cehaletin ve çirkefliğin bir arada toplandığı kişiliğe hiçbir söz kâfi gelmiyor. Serseri mayın gibi, kime ne zaman bulaşacağı belli olmuyor. Namus ve şeref fukaraları için vakit harcamak bana zul geliyor.”

Türkiye’ye böyle bir Cumhurbaşkanı hiç gelmedi. Taraf tutana, partisiyle ilişkisini arka planda devam ettirene rastladık ama anayasayı bu ölçüde pervasızca ihlâl edeni, muhalefet partilerini bu kadar ağır bir dille eleştireni hiç görmedik.

Türkiye’de sık sık Cumhurbaşkanı’na hakaret davaları açılıyor. Ama kendisi, herkese hakaret yağdırıyor. Tek başına bu dengesizlik dahi, nasıl bir Türkiye’de yaşadığımızın göstergesi sayılmalıdır.

ÖLÜLER YARIŞTIRILIYOR

Erdoğan’ın sevdikleri ya da sevmedikleri, canlılardan ibaret değil. Yarıştırdığı ölüler de var. Kimisini her fırsatta anıyor; baş tacı ediyor, kimisini ise yerden yere vuruyor.

Berkin Elvan ve ailesi, Erdoğan’ın hakaretlerinden en fazla nasiplenenler arasında. Berkin’in annesini, mitingde yuhalattı bile… Erdoğan’a göre Berkin Elvan, ekmek almaya giden bir çocuk değil, terörist. Zaman zaman onu, 6-7 Ekim olaylarında, Diyarbakır’da hayatını kaybeden Yasin Börü ile mukayese eder. “Berkin Elvan’a üzülüyorsunuz da Yasin Börü’nün adından neden hiç bahsetmiyorsunuz?” diye sorar. Mısır’da protestolar sırasında hayatını kaybeden Esma’ya ağlarken gene öfkesini Berkin Elvan’ı ananlardan çıkarır.

Berkin Elvan’ın bir rakibi daha oldu… Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde, manava gittiği sırada PKK’nın bombalı saldırısında ölen 13 yaşındaki Fırat Sımpil. Erdoğan, 19’uncu Muhtarlar Toplantısı’nda, ismini vermeden Berkin Elvan’a atıfta bulundu: “İstanbul’daki gibi propaganda amaçlı değil, 13 yaşındaki Fırat’ın ölümüne yol açanları savunanlar tüm masumların vebaline ortaktır” dedi.

Oysa, kimse Fırat Sımpil’i ya da Esma’yı, veyahut Yasin Börü’yü katledenleri savunmuyor. Herkes bu çocukların ölümüne üzülüyor. Buna mukabil, bir başka çocuğu, Berkin Elvan’ı tersinden propaganda malzemesi yapan Cumhurbaşkanı’nın taa kendisi.

LİDERLERİN SAĞLIĞI VE HASTA DEMOKRASİ

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kocaeli’nde özel bir hastaneye kaldırıldı. Önce anjiyo olduğu açıklandı; sonra tıkalı bir iki damarının balonla açıldığı söylendi. Stent de takılmış olabilir. Her şey gizli saklı yürütülüyor.

MHP’de yeni lider arayışlarının filizlendiği bir zaman diliminde, Bahçeli’nin rahatsızlığı, özellikle kendisi açısından büyük bir talihsizlik. 2018’e kadar parti yönetimini bırakmaya niyetli olmadığı anlaşılıyor. Muhtemelen, bu yüzden olayı basit bir anjiyo gibi takdim etmiş olabilir.

Tayyip Erdoğan da 2011 yılının sonunda bir ameliyat geçirmişti. O zaman da teferruat kamuoyundan saklandı. Tam mahiyeti hiç belirtilmedi. Sonradan sızan bilgiler, kolon kanseri olduğu şeklindeydi. Doğru ya da yanlış…

Medeni ülkelerde siyasetçilerin hastalıkları kamuoyuyla paylaşılır. Zira, vatandaş, seçtiği yöneticilerin sağlık durumunu bilmek ister. Hukukun ayaklar altına alındığı bir Türkiye’nin, “medeni” sıfatını hak etmediğinin farkındayız. Öyleyse, siyasetçilerin sağlık haberlerinin de gizlenmesini belki doğal karşılamak gerekir. Her millet, hak ettiği -müstahak olduğu- bir yönetimle idare edilir.

Hem Tayyip Erdoğan hem de Devlet Bahçeli, umarım sağlık içinde hayatlarını sürdürür. Ama bu gizli saklı işlerden dolayı demokrasinin sağlığı bozuluyor. Zira demokrasi şeffaflık ister, halkın serbestçe bilgiyi ulaştığı bir ortamda, özgür rekabeti öngörür.