Devlet lafı eğip bükmeden Ankara bombacısı ‘Salih Neccar’ dedi. En üst düzeyden duyurdu. ‘Suriye doğumlu, PYD-YPG ile bağlantılı bir terörist’ dedi. Belki ilk defa bu kadar erken açıklandı. Daha cenazeler kaldırılmamıştı. Olay mahallinde delil arayışı sürüyordu. Cumhurbaşkanı, Başbakan konuştu. Başsavcı ‘Olayı çözdük’ dedi. Devlet bütün kurumlarıyla dile geldi.
Ben de ‘Katil belli’ diye yazdım. ‘Az çok’ diye de ekledim. Biraz ihtiyat payı bıraktım. ‘Sorumlusu kim?’ sorusuna yoğunlaştım. Sonradan sahneye çıkan TAK’a inanmadım. Devletin açıklamasına itibar ettim. ‘Bilgi kesin, belge sağlam olmasa devlet böyle konuşmazdı’ diye düşündüm. Bütün senaryolar ‘katilin kimliği’ üzerinden yazıldı. Çeşit çeşit komplo teorileri üretildi. Suriye operasyonunun ‘gerekçesi’ olacağı üzerinde neredeyse görüş birliğine varıldı. Gökhan Bacık Hoca’nın ‘Kanlı davetiye’ tespiti yerindeydi.
Ankara’da Suriye’ye savaş için bahane arayan siyasi damarın mevcudiyeti sır değil, herkesin malumu. Ankara patlaması ağırlıklı olarak Suriye perspektifiyle yorumlandı. Çünkü katilin ayak izleri Suriye’ye çıkıyordu. Adres de son dönemde Türkiye’nin bütün öfkesini üzerine çeken PYD-YPG’ydi.
Meğer bombacı ‘Salih Neccar’ değilmiş. O isimle Türkiye’ye giriş yapmış olabilirmiş. Suriye’li de değilmiş. Orada doğmamış. Neccar ailesinin bir ferdi değilmiş. Türkiye topraklarında Van’da doğmuş. Adı Abdülbaki Sömer. Babasından test için numune alındı ve DNA testiyle teyit edildi.
Peki şimdi, Batı başkentlerinin özellikle VVashington’un duyması için yüksek sesle yapılan o açıklamalar ne olacak? Bu bir skandal değil mi? Devletin sözü bu kadar kısa sürede boşluğa düşer mi? Acele neydi? Niye bir iki gün beklenmedi? Cevap yok. Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş “İsmin başka olması meselenin gerçeğini değiştirmez.” dedi. Nasıl değiştirmez? Sadece isim değil, doğum yeri de farklı.
Bütün tez Suriye kökenli ve PYG bağlantısı üzerine inşa edilmedi mi? O senaryolar çöktü. Hadi içerisi neyse ama uluslararası camiada Türkiye’nin düştüğü durumu bir düşünün. Devleti bu hale getirmeye kimsenin hakkı yok. Yazık değil mi? Hata, kusur da düzeltilemedi. ‘Pardon, yanılmışız, aceleye geldi’ demek çok mu zor?. ‘İsmin başka olması fark etmez’ demek ne demek? Ya da hiçbir şey olmamış gibi davranmak da mümkün değil. Devletim adına çok üzüldüm.
Ortalık hamaset, slogan ve mangalda külleri savuran büyük laflardan geçilmiyor ama gerçekler farklı ve acıtıcı.
Skandal bununla kalsa iyi. Terörist bombacı için Van’da ‘taziye çadırı’ kuruldu. Diyanet’in camisinde taziye programı düzenlendi. Cami duvarlarına teröristin fotoğrafları asıldı. HDP Milletvekili Tuğba Hezer taziyeye katıldı. Düşünebiliyor musunuz teröristin taziyesinde bir milletvekili. Hangi ülke buna tahammül edebilir? Camide taziye programı. Bu utanç tablosu bırakın şehit yakınlarını bütün ülkeyi yaraladı.
Meydan bu kadar boş mu? Sokaktaki vatandaşın ‘Nerede devlet?’ diye sorma hakkı yok mu? Devlet hepten de kaybolmadı. Sonradan çıktı ortaya. Muhtemelen haberlerin etkisi de oldu. Dün akşam üzeri taziye çadırına operasyon yaptı. Ve içeride bulunanları gözaltına aldı. Bombacının ağabeyi de aralarında. Tabii iş işten geçtikten sonra. O fotoğraf verildikten sonra.
Suriye’ye derken operasyon Van’da taziye çadırına yapılabildi. O da haberlerden sonra.
Skandal skandal üstüne… Bombacının kimliği ve bağlantıları, taziye çadırı, camide program, HDP milletvekilinin taziye ziyareti… Bir ülke bu kadar skandalı nasıl kaldıracak? Yazık değil mi bu ülkeye? Bu ülkenin vatandaşlarına? Bu tablonun sorumlusu kim?
Bombacının trafiğine ilişkin çıkan her yeni bilgi güvenlik zafiyetini büyütüyor. Devletin ağına yakalanmadan Ankara’nın kalbinde aracı nasıl patlatabildiği hâlâ ciddi soru işareti. Başbakan teröre karşı ‘Ankara önlemleri’ni açıkladı. Peki gardaki ilk patlamadan sonra niye düşünülmedi. Cumhuriyet tarihinin en büyük saldırısıydı. En somut önlem polisin üniformayla görünür olması. Çözüm mü? Göreceğiz.
Bu tablo karşısında endişelenmemek mümkün mü?