Yarbay Mehmet Alkan’dan sonra Alevilik meselesi tekrar gündeme geldi. Biraz da hoş olmayan bir şekilde. Aslında olan şey; kardeşini kaybetmiş bir ağabeyin acısının dışa vurumundan ibaret ve son derece insani idi.
Fakat yarbayın isyanındaki cümleler iktidara yönelik olunca, alışıldık bir şey oldu ve rant düzenini korumakla görevlendirilmiş olan “maaşlı sadıklar” onu hedef almakta gecikmediler. Paralelci olabileceğinden başlayan süreç, DHKP-C üzerinden Aleviliğe doğru evrilerek orada bir yerde durdu. Konu onlar için “zaten Alevi” ithamı üzerinden algı oluşturmaya müsaitti. Ama yarbayın ailesinden gelen açıklama ile süreç kesintiye uğradı; Alevi değillermiş.
Meselenin birkaç yönü var;
Birincisi yarbayın tepkisi ile ilgili. Duygusal alt yapısı bir tarafa dilin kullanılış biçimi aslında Türkiye’nin son zamanlarında yaşadığı kolektif sorgulamanın yansıması. Çünkü insanlar çözüm süreci denilen şeyin arka planında çok başka hesapların döndüğünün artık farkındalar. Dolayısıyla da evlatlarını mutlu bir azınlığın iktidar hırsını tatmin için kurban vermek istemiyorlar. Yarbay bu reddiyenin güçlü bir sesi olarak hüsnü kabul gördü.
İkincisi –ki bence iktidarı ciddi anlamda tereddüte sevk etti- bu tepkinin bireysel olup olmadığı. Eğer bu tepki düşünülmüş, tasarlanmış, üzerinde konuşulmuş ve istişare edilmiş bir eylem ise Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde mevcut iktidara karşı hatırı sayılır bir rahatsızlığın varlığı gündemde olabilir.
İktidar yandaşlarının yarbaya tepki verme biçimine gelince; her zaman olduğu gibi ayrıştırıcı, kamplaştırıcı ve kışkırtıcı bir dil temayüz etti. Nasıl olduğuna en başta değinmiştik. Fakat burada bir ayrıntı önemli bence; silahlı kuvvetlerin bir mensubunu daha baştan DHKP-C veya Alevi kimliği ithamları ile bastırmaya çalışmak bir panik halinin belirtisi. Aynı zamanda bu kimlikler üzerinden kurulmaya çalışın oyun düzeninde bir kısım silahlı kuvvetler mensubunu başka bir kısım silahlı kuvvetler mensubu karşısında konumlandırma çabası seziliyor. Durum eğer böyle ise hiç de masum bir niyet söz konusu değil.
Geldiğimiz noktada şunu ifade etmek bir zorunluluk. Türkiye’de sosyoloji dilinin yapısal sorunları var. Kaynağını ise soğuk savaş döneminin psikolojik savaş yönlendirmelerine kadar indirebiliriz. Kitleler birbirlerini Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Komünist-Milliyetçi, Dindar-Dinsiz gibi kategorilere tabi tutmaya devam ediyorlar. Bu durum Türkiye’nin az gelişmişlik ve kentleşme sorunu yaşadığının bariz yansımaları. Gerçekte bunlar modern hukuk, gelişmiş demokrasi ve anayasal rejimler için hiç de ölçü alınan şeyler değil. Bizim gibi toplumlar açısından daha çok psikolojik bir ezilmişliğin dışa vurumu. Bir nevi üstünlük arayışı. Kendini karşısındakinin üzerinde konumlandırma gayreti. Toplumsal bir üçüncü dünya hastalığı. Bu yönü ile geleceğin Türkiyesi’nde acil olarak çözüme kavuşturulması gereken sorunların başında geliyor.
Sonuç olarak şu soruyla bitirelim;
“Zaten Alevi” ithamını yapan “Ak cenaha” birileri de şöyle derse ne olacak; “Zaten siz de Sünnisiniz.”